Ares Harikalar Diyarında

Kitap

Özet:

Selim bulunduğu coğrafi nokta sürekli değişen Sargasso Üniversitesi kampüsünde film çekmenin derdinde bir öğrencidir.  Gerekli bütçeyi denkleştirip çekime koyulmanın heyecanı ile tutuşmakta, sponsor bulabilmek için bir sürü yerin kapısını aşındırmaktadır. Ama yardım bulma denemeleri sonuç vermemektedir. Yaşadıkları, senaryosunun esin kaynakları ve  yazma süreci giderek iç içe geçmeye başlar. Etrafında bir sürü şey değişip dönüşmekte ama yine de aynı kalmaya devam etmektedir.  Kendisi bu sürecin ne kertede farkındadır? Deneyimlediklerinin ve eylemlerinin uzanabileceği nokta parlak sonuçlara mı, yoksa duvara toslamasına mı yol açacaktır?  Aşık olduğu kızın elini tutmayı başarabilecek midir? Yazıya bulaşan her insanın bir tür laneti üzerine davet ettiği gerçek gibi duruyor olsa Selim’in etrafında havayı yumuşatabilen kahkaha, neşe ve renk geçidi de bir yandan sürüp gitmektedir.   Ares Harikalar Diyarında’nın katman katman açılan, kendini gösterdikçe yeni sorular ortaya atan eğlenceli yapısında okuru, yazma süreci, sanatın anlamı, aşk, gençlik eğlenceleri, metinlerden metinlere sıçramalar,  insanın değer üretme süreci ve yeteneği üzerine sorular bekliyor.

Kitap

Yazar Görüşü:

Yazar Görüşü

Kitap

Alıntılar 1:

“Duvardaki posterde yukarıdan aşağıya doğru gitgide açılan mor bir rengin üzerinde kocaman bir Albatros çığlıklar atıyordu. Aşağıda mor rengin iyice açıldığı yerlerde okya­nus, dalgalar, sis ve kayalar vardı ve yazarlığa giriş derslerinde öğretildiği gibi karakterler arasındaki çelişkileri güç­lendirmek işe yarar bir teknikti.

“Doğru,” dedi Işık. “Doğru ama sen tembel bir yazar­sın. Karakterler arasındaki çelişkileri netleştirebilecek sabır, azim yok sende. Yani ne yaptın? N’aparsın mesela?”

Sesinin tınısı keskin ve soğuktu.

“Ne mi yaptım?” dedi Ares. Uzun ince parmaklarını masadaki vazelinin üzerinden…

“Yarattığın karakterlerden birini sevgili dostum; yarattığın tiplerden birini kenara çektin, ona mevzuyu anlattın. Düşüncelerini, nasıl bir kaos istediğini, her insanın içinde küçük bir şeytan bulunduğunu, şeytanın yeşil ışık bekledi­ğini anlattın. Burada uçuyorum. Uçtuğumun farkındayım ama, ne demek istediğimi anlaman için böyle laflar etme­ye mecburum. Anladın mı? Sistemi kaosa doğru ufak ufak itekliyordun ama artık kaos için yeşil ışığı yakmanın zama­nı geldi. Bam!”

Birayı masaya koydu. Gürültünün metalik dolabı, ranzanın üzerindeki bornozu dolaşması için bekledi. Bacaklarını uzattı.

“Yapay,” dedi Ares. “Bana yapay geliyor. Dışarıdan bir el küt diye araya dalıyor. I-ıh!.. Bence bırakalım karakterler belalarını kendi elleriyle şey etsinler. Bırakınız yapsınlar, bırakınız yıksınlar, bırakınız belalarını yine kendileri bul­sunlar.”

“Bir penguen kadar,” dedi Işık. “Bir penguen kadar miyopsun. Benim seni çağırdığım gibi yazar bizleri yanına çağırdı ve şeyi söyledi. Yazar sizsiniz, dedi. Benim şuraya kadar parçalana parçalana getirdiğim öyküyü bir şekilde sona erdirin. Hızlandırın ya da makas değiştirin. Hatta Heidegger’den alıntılar yaptı! Hepimiz otantik olma potansiyelimizi yaşantıya dönüştüremediğimiz oranda suçluyuz. Suçluluk duyguları içinde kavrulmamak için otantik olma potansiyelimizi yaşantıya dönüştürmemiz gerekli.”

İki elini ileriye doğru açık durumda göğüs hizasına kadar kaldırdı. Ardından:

“Niye böyle bir şey yapsın ki” diye sözcükleri döktü. “Yani yazar bilmem kaç bölüm yazdığına, üstelik Karabataklar’a ihtiyacı olmadan yazdığına göre… Yani mantıklı değil ve eğreti duruyor. Sırf aykırılık olsun diye böyle bir işe kalkışıyorsa o başka tabii… N’apıyorsun sen?”

“Yazar,” dedi Işık taşaklarına koltuk altı spreyi sıkmaya çalışırken. “Yazar kahramanları tarafından ayartılır. Yazar bizler tarafından kandırılmış durumda… Öyle varsay… Her şeyi oraya oturt. Her şeyi oradan gör. Başını sudan çıkar artık.”

Ares başparmağıyla posteri işaret etti.

“Ördek suda en derine dalan kuş, Emu en hızlı koşabilen kuş, Işık Selim de en fazla uçan kuş. Hayvanlar ansiklopedisine telefon edeceğim birazdan. Not düşsünler.”

“Kesme,” dedi Işık. “Yazarın yazdıklarında tema yok. Tema icat etmeye çalışıyor olabilir. Bizim yardımımız olmazsa işi kıvıramayacağını çakmış olabilir. Kendini seyirciye ders vermekten alıkoyamadığı için kendisine ket vuracak tiplere, yani sana ve bana ihtiyaç duymuş olabilir. Tıkanmış olabilir. Kısaca gücü yok mesela. En basitinden tükenmiş olabilir. Ya da sınırlarını tanımak istiyor olabilir.”

“Başka?”

“Başka, şey?” dedi diğeri. “Başka, şey olabilir. Tiyatro yapımcıları gibi ne yapacağını bilemiyor olabilir. Tiyatro yapımcıları ne yapacaklarını bilemediklerinde yeni rol dağıtımı yaparlar: Yazar da rolleri yeniden dağıtıyor. Sil baştan makas ve tema değiştiriyor. Tiyatro yapımcısı gibi.”

Ares kaşlarını kaldırdı. Gözü pencere pervazındaki öksürük şurubundaydı. Omuzlarını geriye attı.

“Ben niye böyle bir işe kalkışayım ki? Mesela sen. Nerene ne batıyor ki böyle bir koalisyona giresin? Yazar ne halt karıştırırsa karıştırsın. Kendi sorunu… Sana faydası ne?”

Bacakları paraleldi. Huzurlu bir kayıtsızlıkla ellerini beline koydu.

“Nerene ne batıyor ki?” dedi.

“Onu ayartmak istiyorum,” diye söze girdi Işık. “Ayartmak istiyorum çünkü gücü istiyorum. Her şeyi yönlendirebilme, her şeyi denetleme, istediğimi istediğim biçimde dışarıda bırakabilme yetisini istiyorum. Yazarı ayartırsam güç benim olacak, önerilen bu. Üstü kapalı olarak önerilen bu. İstediğime gireceğim, istediğime çıkacağım.”

Gövdesi dik, göğüs kafesi çıkıktı. Parmağını göbeğine soktu.

“Şey gibi düşün sevgili dostum,” diye devam etti. “Ben bir roman kahramanıyım. Romanın yazarı bir gün beni kenara çekti. Benim seni çektiğim gibi kenara çekti. Kimsenin görmediği ıssız bir bara gittik. Bira içtik. Konuştuk. Bana önerilerini sıraladı. Gücü iste, dedi. İste, ben sana vereyim, dedi. Ruhundaki enerji seviyesi, yapın, algıların istediklerini gerçekleştirmek için yeterli, dedi. Beni kandırmak için bin bir dereden su getirdi. Yok sağlığın ölçütü insanın çevreden ne kadar enerji alıp ne kadarını boşalttığıymış, yok efendim, ona yardım edersem, enerji alıp büyüyecekmişim, ona yardım edersem bana kıyak çekecekmiş. Peygamberi olup cart curt edecekmişim. Uçak ve Uzay Bilimleri Binası’nda yangın çıkarttıktan sonra olaydan bir kere daha bahsetmemiş olması artık yardım istediğinin en açık kanıtıymış. İnsan tek başına hiçlikten kurtulamazmış. Artık gücü kalmamış…”

Ares elinin tersiyle ağzını sildi.

“Dünya yüksek atlama rekoru bu akşam egale ediliyor,” dedi. “Senin sayende Pegasus’a da inanacağım.”

“Aynen senin gibi karşı çıktım ona. İki ayrı dünyadan bahsettiğini ileri sürdüm. Bana niye musallat olduğunu sordum. Fasulye kaynattığını, lafı gevelediğini, söylediklerinin gerçekle en ufak bir ilgisi olmadığını.”

“Seni niye seçti? Hadi vardı, yoktu, bizimle ilişkiye girer miydi, bütün bunları bıraktık, seni niye seçti?”

Sözlerini bitirir bitirmez saatine baktı. Ötekinin:

“Güzel bir soru,” diye tamamladığını işitti.

“Güzel bir soru daha. Öyle ya? Benim yerime saçları küt kesilmiş, işletme son sınıf öğrencisi bir oğlanı da seçebilirdi. Ama seçmedi. Niçin?””

Kitap

Alıntılar 2:

“Titorelli; kuşatılanların yanı sıra kuşatanların da zincire vurulduğunun ayrımındaydı: Ona göre içeriden dışarı, dışarıdan içeri, yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı uzanan bir bağımlılıklar sistemi içerisinde kuşatanlar da (kuşatılanlar gibi) gülünç, acınası ve korkaktı. O nedenle; Albatros adlı öyküden esinlenerek oluşturduğun senaryonun şiddet sahnelerinde irili ufaklı palyaçolar kullandın. Her şeyi sonuna dek abarttın.

Seni hastaneye götürecek helikopter otoparka çok geç inebildi. Helikopter gelinceye dek gözünün önünden, ışıkla yıkanan güneşli nisan sabahları geçip durdu. Hava artık sıcak değildir. Soğuk da değildir. Gökyüzünde birkaç beyaz bulut vardır ve sen portakal yersin; kırlarda, yerlere uzanır, gökyüzünü seyredersin. Helikopter otoparkın üzerindeki gökyüzünde tur attığı sırada can verdin. Sen can verdiğin sırada polis yeniden “Teslim ol!” çağrıları yapmaya başlamıştı.

“Şimdi ne yapacağız?” dedi bir ses.

Devekuşu omzundan feci biçimde yaralanan Ördek’in alnına ıslak bez koyuyordu. Yüzü yemyeşildi.

“Sakin olun,” dedi Ares. Ayağa kalktı, gömleğinden kestiği uzun ince beyaz şeridi akvaryumun suyuna soktu, iyice sıktı, ardından Devekuşu’na uzattı.

“İşimiz zor,” dedi Devekuşu. “Tıbbi müdahale lazım. Kötü yara aldı.”

Ördek yattığı yerde acıyla kıvranıyordu. “Dinleyin,” dedi Ares. “Araç isteyeceğiz.” Sırtını köşeli akvaryumun camına yasladı. “Araç verilinceye kadar da…”

“Teslim ol!” çağrıları Ördek’in iniltilerine karışıyordu. Terini sildi.

“Araç verilinceye kadar rehine öldüreceğiz. Her yirmi dakikada bir…”

Sustu. Kısa Kanatlı Batağan rehinelerin kimlik kartlarını toplamaktan vazgeçmişti. Tavuskuşu elindeki juxtaposition marka otomatik silahı okşuyordu.

“Anlaşıldı mı?” diye devam etti ve sözlerini bitirir bitirmez akvaryumun kenarında kesik kesik ağlayan Bayan Kuo’nun yakasına yapıştı. Kuo’yu kaldırdı, pencerenin önüne doğru sürükledi, arkasına saklandı. Bağıra çağıra bir şeyler söyledi.

Pencere önünde beynine kurşun sıkılan, sonra da dışarıya sarkıtılan rehine güçlü bir görüntü teşkil ediyordu. Çünkü bu görüntüde parçalanan şey aslında bir insanın diğer bir insana duyduğu güven duygusuydu. Aslında bu görüntüde darmadağın edilen şey bir insanın eğer kimseye bir kötülük yapmamışsa, saldırıdan ve zorbalıktan korkmasına gerek bulunmadığı yolundaki güven duygusuydu. Günlük yaşamımızın dokusunu oluşturan o güven duygusu parçalandıktan sonra polisin çağrıları bir süreliğine kesildi. Ardından Ares’in polisten araç talep eden sesi duyuldu. Duyuldu ya bu ses, akvaryumdaki piranhaların güç, özgüven ve rahatlık kokan hareketlerini hiç mi hiç etkilemedi: Piranhalar istiflerini bozmadan yüzmeye devam ettiler. Onların güç, özgüven kokan hareketlerini saptamanın filme ayrı bir tat katacağını düşündüğün an disjunction marka film kamerasına yerleştirdiğin dört dakikalık siyah-beyaz film bitti: Kamerayı, içinden belalar yağdıra yağdıra durdurdun!”